DERGİMİZ
Etkinlik Takvimi
12/2019
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Pzr
1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031
Bültenimize Abone Olun







5 + 7 = ?




CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

CUMHURİYET NASIL İLAN EDİLDİ 28 EKİM 1923 NUTUK

Baylar, Meclis'çe cumhuriyeti kabul kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 8.30'da verildi.

On beş dakika sonra, yani 8.45'te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı.

Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu. 
Mustafa Kemal ATATÜRK Nutuk

KUTLU OLSUN

 

CUMHURİYET NASIL İLAN EDİLDİ  (28 EKİM 1923 NUTUK)

                Gece olmuştu. Çankaya'ya gitmek üzere Melis'ten ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit paşalara  rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara'dan ayrılırken bunların Ankara'ya geldiklerini  o günkü gazetede ''bir uğurlama ve bir karşılama'' başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle görüşmek için geç vakte değin orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini Milli Savunma Bakanı Kâzım  Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya'ya varınca, orada beni görmek üzere gelmiş olan Rize milletvekili Fuat,  Afyonkarahisar milletvekili Ruşen Eşref beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum.

                Yemek yenirken: ''Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!'' dedim.

                Orada bulunan arkadaşlar, hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. Hemen o dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim.

Düzenlediğim programın ve verdiğim yönergenin uygulanışını göreceksiniz.

                Baylar, görüyorsunuz ki cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmaya ve onlarla görüşüp tartışmaya gerek ve gereksinme  görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara'da bulunmayan kimi kişiler  hiçbir yetkileri yokken, düşünceleri ve olurları alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını, gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.

                O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya'da konuk idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda 20 Ocak 1921 günlü Anayasa'nın devlet biçimini saptayan maddelerini şöylece değiştirmiştim:

                Birinci maddenin sonuna: ''Türkiye devletinin hükümet biçimi cumhuriyettir'' cümlesini ekledim.

                Üçüncü maddeyi şöyle değiştirdim: ''Türkiye devleti, Büyük Millet Meclisi'nce yönetilir. Meclis, hükümetin yönetim kollarını Bakanlar Kurulu aracılığıyla yönetir.''

Bundan başka, anayasanın temel maddelerinden olan 8'inci ve 9'uncu maddeleri de, değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

''Madde - Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu'nca ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Başkanlık görevi, yeni cumhurbaşkanının seçilmesine değin sürer. Eski başkan yeniden seçilebilir.''

''Madde - Türkiye Cumhurbaşkanı, devletin başkanıdır. Bu kimliği ile gerekli gördükçe Meclis'e ve Bakanlar Kurulu'na başkanlık eder.''

''Madde - Cumhurbaşkanı, başbakanı Meclis üyeleri arasından seçer. Öbür bakanları da başbakan, yine Meclis üyeleri arasından seçtikten sonra hepsini cumhurbaşkanı Meclis'in onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse, onaylama Meclis'in toplantısına bırakılır.''

Bu maddelere komisyonda ve Meclis'te, din ve dille ilgili, bildiğiniz bir madde  de eklenmiştir.

Saygıdeğer baylar, şimdi, isterseniz yüce kurulunuza 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara'da geçen olayı, kısaca anlatmaya çalışacağım.

Pazartesi günü öğleden önce saat onda, Halk Partisi Grubu, Grup Yönetim Kurul Başkanı Fethi Bey'in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan: ''Yönetim Kurulu, Genel Kurul'a sunulmak üzere, hazırlık niteliğinde, bir Bakanlar Kurulu listesi düzenledi. Yönetim Kurulu kesin bir şey saptamış değildir. Karar sayın kurulunuzundur. Kabul ederseniz okunsun'' diyerek Genel Kurul'a, Fuat Paşa'nın başkan olarak gösterildiği bir aday listesi sunar. Okunan bu listede İktisat Bakanlığı'na aday gösterilen Celâl Bey (İzmir) söz alarak, Bakanlar Kurulu'nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmemesini önermiş. Özellikle: ''Bu listede adları görülen kişiler, çekilenlerden daha güçlü değildir. Bizden gönenç ve yenilik isteyen ulus vardır. Herhalde, yeniler eskilerden güçlü olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Özellikle Bakanlar Kurulu Başkanı için düşünelim'' demiş.

Saip Bey (Kozan) - Meclis Başkanlığı'na Fethi Bey, Bakanlar Kurulu Başkanlığı'na İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) - Yeni kurul, eski kurulun boşluğunu doldurabilecek mi? Bu konudaki düşüncelerini Başkan Paşa Hazretleri, uygun görülürse, bildirsinler aydınlanalım düşüncesini ileri sürmüş! (Ben, o sırada Mecliste bulunmuyordum).

Zülfü Bey (Diyarbakır) - Yetki, Parti Meclisi'nindir. Bu hak, Grup Yönetim Kurulu'nun değildir. Parti Meclisi toplansın! dileğinde bulunmuş.

Mehmet Efendi (Bolu) - Seçilecek Bakanlar Kurulu ancak bir ay çalışabilir. Seçimlerin böyle sık sık yenilenmesi ülkeyi ve ulusu kötü ve güç bir duruma sürükler. Bakanlar Kurulu, çekilme nedenini açıkça anlatmazsa herhangi bir Bakanlar Kurulu seçimine katılmam. Nedeni anlayalım, sonra seçelim.

Faik Bey (Tekirdağ) - Listede gösterilen kişiler öncekilerden güçlü değildir. Parti Meclisi toplanıp bu sorunu çözümlesin.

Vâsıf Bey (Tekirdağ) - (İsmet Paşa'nın hizmetlerinden söz ettikten sonra) Ülkeyi, ulusu ne için bırakıyor? Önderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni söylemek istemiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor? demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) - Ülkenin dayandığı kişilerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz. Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı güçlü bir Bakanlar Kurulu'na kesin gereksinmemiz vardır.

Başkan Fethi Bey - Yönetim Kurulu'nun yaptığı bu liste, ne Paşa'nın ve ne de Yönetim Kurulu'nundur; diye bir açıklama yapmayı gerekli görmüş.

Doktor Fikri Bey (Bilecik) - Vâsıf ve Necati beylerin görüşlerine katılıyorum. Ülke, sütliman değildir. İşleri gelişigüzel yapılacak bir seçime bırakmak olmaz. Yeterli kişileri içine alan bir kurul seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) - Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler. (Henüz toplantıda değildim).

İlyas Sami Bey (Muş) - Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini söylesinler. Bunalımın ortaya çıktığı gün giderilmesi daha yararlıdır. Duraksama bunalıma yol açar. Bir Bakanlar Kurulu Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre verelim, arkadaşlarını bulsun. Güçlü bir hükümet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul milletvekili) - Kimi arkadaşlar telaşa kapılıyorlar. Bu, her ülkede olagelen bir şeydir. Hepimizin amacı ülkenin mutluluğudur. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz. Bu da doğru. Güçlü bir hükümet nasıl bulmalı, derdi nasıl anlamalı? Anayasamızı göz önünde tutalım. Hükümetin görevini belli edelim. Meclis görüşlerini söylesin. Ondan sonra Başkan Paşamız da görüşlerini bildirsinler. Bir sonuç çıkaralım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Kişilerden söz etmeyelim. Yüce amaçlarda birliğiz. Başkan Paşa Hazretleri görüşlerini bildirsinler.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) - Ne olursa olsun bir seçim karşısındayız. Eski Bakanlar Kurulu'nu, yeniden seçilse bile kabul etmemeye karar verdiklerini işitiyoruz. Bu kararı Yüce Meclis bozmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) - Üç ana noktadan söz edeceğim. Birincisi biçim, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevi birliğimizde beliren çatlaklıklar. Biçimlerde eksiklik olursa iyi sonuç vermez. Elde bulunan listedeki değerli arkadaşlar, hangi zamanda, hangi koşullar altında çalışacaklardır? Belli değil. Güçlü bir kimsenin kendi arkadaşlarını bularak güçlü bir hükümet kurması gerekir.

Recep Bey, özellikle bu son düşünce üzerinde uzun bir konuşmada bulunmuş.

Talât Bey (Artvin) - Recep ve Abdurrahman Şeref beyler pek güzel açıkladılar. Bakanlar Kurulu Başkanı'nın görevi nedir? Görev ve sorumluluk yasasını bugüne değin çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatsınlar; demiş.

Başkan, bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş, görüşme yeter görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bu önergelerden Kemalettin Sami Paşa'nın önergesi kabul olunmuş. Bu önergeye göre ben, Genel Başkan olarak sorunu çözmek için Genel Kurul'ca görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya'da, konutumda bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa'nın önergesinin kabul edilmesi üzerine toplantıya çağrıldım. Toplantı salonuna girer girmez doğru kürsüye çıktım, kısaca şu görüşü ve öneriyi ileri sürdüm:

''Baylar'', dedim, ''Bakanlar Kurulu seçiminde görüş ayrılığına düşüldüğü anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar izin verin. Bulacağım çözüm yolunu bilginize sunarım.''

Başkan Fethi Bey, öneriyi oya koydu, kabul olundu.

Baylar, bu bir saat içinde gereken kişileri Meclis'teki odama çağırarak onlara 28-29 Ekim gecesi hazırladığım yasa önerisi taslağını gösterdim ve kendileriyle görüştüm.

Öğleden sonra saat bir buçukta Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey'in başkanlığında toplandı. İlk söz bende idi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

 

                ''Sayın arkadaşlar, çözülmesinde güçlüğe uğradığınız sorunun nedeni ve etmeninin, bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanısındayım. Eksiklik ve sakatlık,  uygulamakta olduğumuz yöntem ve biçimdedir. Gerçekten, yürürlükteki anayasamız gereğince bir Bakanlar Kurulu'nu kurmaya giriştiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve Bakanlar Kurulu'nu seçmek zorunda bulunuyor. Hepinizin birden Bakanlar Kurulu'nu seçmek zorunda bulunmanızdan doğan güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de, böyle güçlüklerle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki bu yöntem kimi zaman birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüce kurulunuz, bu sorunun çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten esinlenerek düşündüğüm biçimi saptadım. Onu önereceğim. Önerim kabul olunursa güçlü ve dayanışık bir hükümet kurulabilecektir. Devletimizin biçimini ve niteliğini saptayan ve hepimiz için erek olan anayasamızın kimi yerlerini açıklamak gereklidir. Öneri şudur'' dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere yazmanlardan birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Önerimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı:

Sabit Bey (Erzincan) - Kabine yönetimini benimsiyorum. Ancak, anayasanın değiştirilmesi önerisi ile bugünkü bunalım giderilemez. Biz şimdi bir Bakanlar Kurulu Başkanı seçelim anayasanın değiştirilmesini sonra düşünürüz; dedi.

Hâzım bey (Niğde) - Anayasayı biz yapabilir miyiz? Sanırım yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra oturumda kimse söz söyleyemiyor. ulusun varlığı ile ilgili yasalara burada kesin bir biçim verilmesine karşıyım. Bu gibi yasalar açıkoturumda ve serbestçe görüşülmeli. Her şeyden önce hükümet bunalımını giderelim, düşüncelerini ileri sürdü.

Yunus Nadi Bey, Hâzım Bey'e şu yolda yanıt verdi: - Her ülke ilk kez anayasa yaparken bu iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi işlerde ayrıca kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir. Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Duraksamayalım. Şimdi biz hükümet bunalımının giderilmesini Başkan Paşa Hazretleri'ne bıraktık. O da bize, bu öneriyi getirdi. Bu öneride gösterilen yönetimi, bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi bunu saptamak gereklidir. Önerilen biçim eskiden beri vardır. Bunu açıklayıp daha belirli olarak saptayacağız.

Vehbi Bey (Balıkesir) - Bizim, şimdiye değin görüşüldüğünü duyduğumuz anayasadan bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük. Bu yeter mi? Onun için, biz önce bunu, bir bütün olarak görüşmek üzere sonraya bırakıp bunalımı giderelim.

Halil Bey - Anayasayı değiştirmeye ve yeniden yapmaya yetkimiz vardır. Ama, bu değişiklikler gerçekten yurdumuzun ve ulusumuzun mutluluğunu sağlar mı? Bunu söylemek gerekir. Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelsinler, açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bunun, hemen çözülmesinden yana değilim.

Üyelerden biri - Anayasa öyle gelişigüzel değiştirilemez.

Hamdullah Suphi Bey (İstanbul) - Dört yıl önce, ayrı ayrı seçimlerin kötülüğünü  söylemiştim. Bugün de yine o durum ortaya çıktı. Gazi Paşa'nın önerisine gelince, bu yeni değildir. Dört yıl önce yapılan bir yasanın daha açık bir biçimde anlatılmasıdır. Durum bu olduğuna göre, buna karşı söz söyleyecekler gelsin düşüncelerini söylesinler. Ama uzun uzadıya beklemeye zamanımız elverişli değildir.

Ragıp Bey (Kütahya) - Yasaların en iyisi olaylardan ve gereksemeden doğanıdır. Gerekseme ise meydandadır. Anayasa tamamlanmalıdır. Açıklanmalıdır. Önerinin hemen görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey - Önerilen biçim yeni bir şey değildir. Yürürlükteki anayasanın açıklanıp saptanmasıdır. Yasaları gerekseme yapar, kuramlar yapmaz. Zaman ve olaylar her şeye egemendir. Gelişim kuralı, değişmez   kesin bir kuraldır. Önerilen tasarıda bir yenilik yoktur. (Anayasayı) daha belirli ve açık olarak anlatırsak ulusumuzun ve ülkemizin yararına elbette daha  uygun iş görmüş oluruz.

Rahmetli Seyit Bey'in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu yanıtı verdi: - Önce  hükümet bunalımını giderelim.

Eyüp Sabri Efendi'nin (Konya) düşüncesi şu idi: - Biz Gazi Paşa Hazretleri'ni yargıcı yaptık. ''Bizim, anayasayı değiştirmeye yetkimiz yok'' demek, yasaya aykırı bir Meclis olduğumuzu kabul etmek demektir. Meclis'in anayasayı değiştirme yetkisi apaçıktır. Ne olursa olsun, hükümetimizin biçimi cumhuriyet olacaktır.

                Bundan sonra, İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

                ''Parti başkanıın önerisini kabule kesin gerekseme vardır.  Bütün dünya bizim, bir hükümet biçimi görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşmelerimizi  bir sonuca bağlamamak, güçsüzlüğü ve düzensizliği sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir deneyimden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar: 'devletinizin başkanı yoktu. Şimdiki durumunuzda başkanınız, Meclis Başkanı'dır. Demek ki, siz ayrı bir başkan bekliyorsunuz' dediler. Avrupa düşüncesi işte budur. Oysa biz böyle düşünmüyoruz. Ulus, egemenliğine ve alınyazısına kendisi el koymuştur. Öyle ise, bunu yasa ile belirtmekten niye çekiniyoruz? Cumhurbaşkanı olmadan, başbakan seçme önerisi yasadışı olur. Bunda  kuşkuya yer yoktur. Başbakanı yasaya uygun olarak seçebilmek için Gazi Paşa Hazretleri'nin önerisinin yasalaşması gerekir. Genel güçsüzlüğün sürdürülmesi doğru değildir. Partinin, bütün ulusa karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine  göre iş yapmak zorunludur.''

                İsmet Paşa'dan sonra rahmetli Abdürrahman Şeref Bey yaptığı konuşma arasında şu  sözleri de söyledi:

''Hükümet biçimlerini saymak gereksizdir. Egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusundur'' dedikten sonra, ''Kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan  çocuğun adıdır. Ama, bu ad kimilerine hoş gelmezmiş, varsın gelmesin!''

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, öneriyi kabul etmenin gerekli olduğunu belirten uzun bilgiler verdi, görüşlerini açıkladı. Sonra: ''Bunun hemen yasalaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını öneririm'' dedi.

Abdullah Azmi Efendi'nin: ''Bu iş önemlidir. Bu konu daha görüşülsün!'' diye yükselen çıkışına karşın, görüşmenin yeterliği kabul olundu. Ondan sonra önerinin tümü ve arkasından maddeleri birer birer okunarak görüşülüp kabul edildi.

                Baylar, parti toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı. Saat öğleden sonra altı idi. Tasarı Anayasa Komisyonu'nca, yöntem gereği incelenerek, tutanağı hazırlanırken, Meclis başka işlerle uğraştı. En sonu, başkanlık katında bulunan Başkan Vekili İsmet Bey (1), Meclis'e şu bilgiyi verdi: ''Anayasa Komisyonu, Anayasa'nın değiştirilmesi ile ilgili tasarının ivedilikle ve hemen görüşülmesini öneriyor.'' ''Kabul!'' sesleri üzerine, tutanak okundu. Önerildiği üzere, (ivedilikle) görüşüldü. Sonunda yasa, birçok milletvekilinin ''Yaşasın Cumhuriyet!'' diye alkışlanan söyleviyle kabul edildi.

 

                Ondan sonra, cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis'in oyuna başvuruldu. Toplanan oyların sonucunu, başkanlık katında bulunan İsmet Bey, Meclis'e şöylece bildirdi:

''Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı seçimi için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve cumhurbaşkanlığına, yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ni seçmişlerdir.''

Baylar, seçimden hemen sonra Meclis'te yaptığım konuşmayı Tutanak dergisinde okumuşsunuzdur. Ancak, tarihsel bir anıyı canlandırmak için izin verirseniz, o konuşmamı burada da olduğu gibi bilginize sunayım:

                Sayın arkadaşlarım, önemli ve dünya çapında olağanüstü olaylar karşısında saygıdeğer ulusumuzun gerçek uyanıklığına değerli bir belge olan anayasamızın kimi maddelerini açıklamak için özel komisyonca yüksek kurulunuza önerilen yasa tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye devletinin öteden beri dünyaca bilinen, bilinmesi gereken niteliği, uluslararası belli adıyla adlandırıldı. Bunun doğal gereği olmak üzere bugüne değin doğrudan doğruya Meclis'in başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşınıza yaptırdığınız görevi, cumhurbaşkanı sanıyla yine bu arkadaşınıza, bu âciz arkadaşınıza veriyorsunuz. Bundan dolayı şimdiye dek benim için gösterdiğiniz sevgiyi, yakınlığı ve güveni bir kez daha göstermekle yüksek değerbilirliğinizi tanıtlamış oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce Meclis'e gönlümün bütün içtenliğiyle teşekkür ederim.

                Baylar, yüzyıllardan beri Doğu'da kıyın ve haksızlık görmüş olan ulusumuz, Türk Ulusu, soydan gelme niteliklerinden yoksun sayılıyordu.

                Son yıllarda ulusumuzun eylemli olarak gösterdiği yetenek, eğilim ve anlayış; kendisi için kötü sanıda bulunanların ne denli aymaz ve ne denli irdelemeden uzak, görünüşe önem veren kimseler olduğunu pek güzel tanıtladı. Ulusumuz, kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla, uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyadaki yerine yaraşır olduğunu, başaracağı işlerle tanıtlayacaktır.

                Arkadaşlar bu yüce kuruluşu meydana getiren Türk Ulusu'nun son dört yıl içinde kazandığı utku, bundan sonra da birkaç kat olmak üzere belirtilerini gösterecektir. Ben (1), eriştiğim bu güven ve inana yaraşır olmak için pek önemli saydığım bir noktadaki gereksemeyi bildirmek zorundayım. O gerekseme yüce Meclis'in bana karşı olan sevgisini, güvenini ve yardımını sürdürmesidir. Ancak böylelikle ve Tanrı'nın yardımıyla bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri iyi bir biçimde yapabileceğimi umarım.

                Her zaman sayın arkadaşlarımın ellerine çok içtenlikle ve sıkıca yapışarak onların yardımı olmadan iş göreceğimi bir an bile düşünmeyerek çalışacağım. Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak  hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır.

                Baylar, Meclis'çe cumhuriyeti kabul kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 8.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 8.45'te cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Durum o gece bütün ülkeye bildirildi ve her yerde, gece yarısından sonra, yüz bir kez top atılarak halka duyuruldu.

İlk hükümeti İsmet Paşa'nın kurduğunu ve Meclis Başkanlığı'na Fethi Bey'in seçildiğini bilirsiniz.

...

                Baylar, cumhuriyetin kuruluşu bütün ulusu sevindirdi. Her yerde parlak gösterilerle sevinç açığa vuruldu. Yalnız İstanbul'da iki üç gazete ile İstanbul'da toplanan bir takım kişiler ulusun genel ve içten gelen sevincine katılmaktan çekindi, kaygıya düştü; cumhuriyetin kuruluşunda ön ayak olanları yermeye başladı. Söz konusu gazetelerin ve kişilerin, cumhuriyetin kuruluşunu nasıl karşıladıklarını anımsamak için, yalnız o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeter.

Örneğin, ''Yaşasın Cumhuriyet'' başlığı altındaki yazılar bile cumhuriyetin yadsınacak bir biçimde kurulup halka duyurulduğunu; bunda, ''sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum'' bulunduğunu yayıyordu. Bu yazıların yazarı şu düşünceleri ileri sürüyordu: ''... Şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır.''

                Bizim yaptığımız iş, ''uygarlık dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş, devlet yönetiminde yeterlik kazanmış kafalardan çıkacak düşünce sonucu'' değilmiş...

Cumhuriyetin ilanını Meclis'in alkışlarla kabul etmesi, ulusun toplarla kutlaması eleştiriliyor; deniliyordu ki: ''Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve donanma yapmakla yaşamaz.'' ''Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi'nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.''

                ''Ben cumhuriyetçiyim.'' diyenlerin, cumhuriyetin kurulduğu gün, kalemlerinden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En iyi hükümet biçimi ülküsünün, cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına inandığı savında bulunanların: ''Cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam.'' demelerindeki anlam ve amaç ne idi?

                Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği gibi bir kuruntuyu kamuoyunda canlandırıp: ''Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak cumhurbaşkanına mı veriliyor?'' sorusu kime ve hangi amaçla yöneltiliyordu?

                Bu yazıları yazanın amacı, cumhuriyeti halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? ''Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kurulu'na girecek kişilere birer devlet adamı kafası armağan ediyor mu?'' sözleriyle daha ilk ağızda cumhuriyetin değerini, önemini azaltmaya kalkışmak, cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En küçük bir esintiden bile korunması gereken yavruyu, onu beslediğini söyleyenlerin böyle hırpalaması doğru muydu?

                Bu düşünceleri kapsayan gazetenin başka bir sayfasında ''Türkiye Cumhuriyeti'nin İlanı'' başlığı altında yer alan birçok düşünce arasında: ''...bu yeni evreye ulaşan Türk Ulusu, burada uzun bir süre dirlik içinde dinlenebilecek; burası onun için bir canlılık ve güç, bir erinç ve mutluluk kaynağı olabilecek mi? Bu evrede, toplumsal yapısını bozmadan onu kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği var mıdır? Cumhuriyet, olayların zorlaması üzerine Türk Ulusu'nun çaresizlikten kaçıp sığındığı bir saçak altı mı olacak?...'' gibi kaygı ve umutsuzluk veren sözler yaymanın zamanı mıydı?

Cumhuriyetin umut, erinç ve mutluluk getireceğinden kuşkusu ve kaygısı olan kişi; umut, erinç ve mutluluğu nereden, hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyetin, ulusumuzun toplumsal yapısını bozabileceği düşüncesi, cumhuriyeti benimseyen kişilerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu?

Başka bir gazeteci de: ''Baylar, acele ediyorsunuz!'' diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci bay, ulusa şu sözlerle jurnal veriyordu: ''...bunalım, yeni bir Bakanlar Kurulu seçmekle giderileceği yerde, tersine son günlerin bütün gürültülerine karşın, yine kimsenin yakında kurulacağını düşünmediği cumhuriyetin, pek kanıtlı, pek kesin ve pek ivedi olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Cumhuriyetin yakın bir zamanda kurulacağını düşünmeyen, yalnız kamuoyu değildi; belki Ankara'da en önemli ve en yetkili makamlarda bulunan kimi kişiler de bunun olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.''

                Bu sözlerle açıkça ortaya konulmaktadır ki, son günlerin bütün gürültüleri, cumhuriyetin ilanına engel olmak içinmiş. Bu amacı güdenlerin, ''karar almakta ivedilik'' görmeleri olağandı. Ama, ''Ülke kamuoyunun da bu görüşte kendileriyle birlikte olduğunu'' sanmaları yanlış idi.

Gazetesini: ''Balonu uçurdular; ama görünüşe bakılırsa ucunu kaçırıyorlar!'' ve: ''Sular zorlayınca dolaplar döndüler (1); ama.. ne yönde?'' gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci bay şu yolda sesleniyor ve paylayışını sürdürüyordu: ''Baylar, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?''

                Bu seslenişle başlayan yazılar, şu satırlarla son buluyordu: ''Biricik dilek... ülkeye ve ulusa yararlı işlere başlanılmasıdır. Eğer dün ilan edilen cumhuriyetin ileri gelenleri ve ona bağlı olanlar bunu yapabileceklerine, güveniyorlarsa biz de kendilerine, öyle ise 'cumhuriyetiniz mubarek olsun baylar!' deriz.''

                Bizi alay edercesine kutlayan bu son cümle ile yazar, cumhuriyeti benimsemediğini, onunla ilgili olmadığını bildiriyor.

                Başka bir gazeteci yazar da, cumhuriyetin ilanı dolayısıyla yaptığı yorum ve eleştiride: ''Bizi üzen nokta, Ulusal Önderimiz'in kendisiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile, kişisel erk kazanmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır.'' diyor ve bu görüşünü benim söylevlerimden aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika'nın bağımsızlığını sağlayan Washington'un nasıl çiftliğine çekildiğini ve Meclis'in, hiçbir kişiyi düşünmeyip yalnız kamu yararını düşünerek, altı yılda anayasayı düzenlediğini ve ondan sonra nasıl Washington'a başkanlık verildiğini anlatıyor ve Anayasamızın böyle değiştirilmesinde, benim ön ayak oluşumu hoş görmüyor.

Bu yazarın ve benzerlerinin, cumhuriyeti kurmak kararının alınışında ve cumhuriyetin kuruluşu ile ilgili yasada gördükleri yanlışlık ve eksiklikleri eleştirmelerindeki içtenliğe inanabilmek için çok bön olmak gerekir. Eğer bu yazarlar, cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı saldırılara başlamayıp, önce cumhuriyet ilanını iyi gözle görseler, içtenlikle karşılasalardı; kamuoyunu kuşkuya ve düzensizliğe sürükleyecek yerde, cumhuriyetin iyi ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna aşılayacak yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü eleştirinin içtenliğini ileri sürmekte haklı olabilirlerdi. Ama gördüğümüz davranış böyle olmamıştır.

Baylar, Rauf Bey de, bu ilişki ile, gazetecilerle bir konuşma yapmıştı. Rauf Bey'in cumhuriyet üzerine düşüncesini ve ulusal egemenlikten ne anladığını belirten konuşmasını, 1 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin sahipleri ve başyazarları ile Rauf Bey'in baş başa vererek düzenledikleri sorulardan ve yanıtlardan birkaçını bu kez, birlikte gözden geçirelim.

Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir olay karşısında kalmış olma duygusu varmış. Şimdiye dek yüksek makamlarda bulunmuş bir kişi ve İstanbul milletvekili olarak Rauf Bey'in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş.

Baylar, bu soruyu düzenleyenlere bizde bir soru soralım:

Birincisi, kamuoyunu hangi yolla öğrenmişler? İkincisi, İstanbul seçmenleri yalnız iki gazeteci mi idi, yoksa bütün seçmenler iki gazeteciyi kendi milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekil mi etmişlerdi? Yoksa bu, Rauf Bey'in ''seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygı ile kabul edenlerden olduğunu ve kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güven ve teşekkür borcu olduğunu ve bu güvene yaraşır kişi olmaya çalışacağını; kendisine verilen emaneti her zaman ve her yerde korumak ve iyi yapmak için güç ve yeteneğinin son kertesine dek çalışacağına inanabileceklerini'' söylemesine yol açmak için mi idi? Gerçi bir milletvekilinin, seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur; ancak yerinde, zamanında ve içtenlikli olmak koşulu ile! Yoksa, cumhuriyet ilanında kamuoyunun beklenmedik bir olay karşısında bırakılmış olduğu gibi düzme bir soruya karşı, ''Seçmenlerin verdikleri milletvekilliği görevini her zaman ve her yerde koruyacağı ve iyi yapacağı'' yolunda görev vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa baylar, 29/30 Ekim gecesi İstanbul'da geçmiş olan bir olayı açıklarsam, bütün ulus gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyetin ilanı gecesi, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa'yı İstanbul halkının temsilcileri, Fatih Belediyesi'nde düzenlenen bir şölene çağırmışlardı. Paşa, yemekte iken, Ankara'dan bir resmi bildiri aldı ve onu uygulamadan önce, saygıdeğer İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri şu idi: ''Türkiye Büyük Millet Meclisi cumhuriyet ilanını kararlaştırdı. Bunu yüz bir kez top atımı ile ilan ediniz!''

İstanbul halkının temsilcileri, bu muştulu bildiriyi büyük sevinçlerle ve alkışlarla karşıladılar ve hemen bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa'yı ve birbirlerini kutladılar. Bu duruma göre, İstanbul'un saygıdeğer halkı adına, İstanbul'un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeç vermenin ve gösteri yapmanın ne denli saygısızca bir davranış olduğu apaçıktır.

Rauf Bey: ''Bence, sorunu cumhuriyet sözcüğü üzerinde incelemek doğru değildir.'' diyerek cumhuriyetten söz etmek bile istemiyor.

Rauf Bey'in görüşü: ''...ulusumuzun gönenç ve bağımsızlığının dokunulmazlığını ve sevgili yurdumuzun bütünlüğünü sağlayan hükümet biçiminin en uygun biçim olacağı'' yolundadır.

Baylar bu sözler, düzenledikleri sorunun yanıtı mıdır? Rauf Bey'e sorulduğu yazılan: ''Halen hükümet biçimi en uygundur?'' sorusu mudur? Soru, dediğim gibi olsaydı, o zaman Rauf Bey'in bu sözü uygun bir yanıt olabilirdi. Ama, ondan sonra da Rauf Bey'e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Tasarladığınız hükümet biçiminin adı yok mudur? Cumhuriyet, ulusun gönenç ve bağımsızlığını, yurdun bütünlüğünü sağlayan en uygun hükümet biçimi değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir yana bırakarak: ''En uygun hükümet biçiminin cumhuriyet olduğu kanısındayım.'' deyiver de yanıltmacadan kurtulalım. Çünkü, söz konusu edilen hükümet biçimi, Millet Meclisi'nde yasalaşan ve ilan olunan cumhuriyettir. Amacınız, bu ilan olunandan daha uygun bir hükümet biçimi olduğunu anıştırmak ve göstermek ise, onu da söyleyiniz! O yeğ gördüğünüz hükümet biçimi ne olabilir?

Rauf Bey, görüşünü açıkça söylemekten çekiniyor, bilinen birtakım kuramlardan söz ederek: ''Hükümetlerin birbirinden ayrılan yalnız iki ilkeye göre iş gördüklerine inanıyorum. Bu iki ilkeden biri saltçılıktır.'' diyor ve şöyle bir uslamlama yapıyor: Sözde, hükümdarlar hak ve yetkilerini Tanrı'dan alırlar ve bu yasallığa dayanarak buyruklarını yürütürlermiş. Bu biçim yönetimin sakıncaları görüldüğünden, uluslar ayaklanarak hükümdarların yetkilerini daraltıp koşullara bağlamışlar. Son yıllarda ulusumuz da, meşrutiyet için yaptığı savaşımlarla işe başlayıp kendi işini, kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarmak ereğine doğru yürümüş. İttihat ve Terakki, Meclis baskısından kurtulmak için Beşinci Sultan Mehmet'e Meclis'i dağıtma hakkını verdirmiş. Vahdettin bu haktan yararlanarak Meclis'i dağıtmış ve bilinen yıkımlar olmuş. Bundan dolayı, saltçılığa ve tek kişi egemenliğine yandaş olmak doğru değilmiş.

Rauf Bey: ''Ulus, alınyazısını kendinden başka bir kimseye bırakmayı küçüklük saydı.'' dedikten sonra: ''Ulusun, ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Büyük Millet Meclisi'ni, kurucu meclis gibi seçtiği ve bu yönetim biçiminin söz konusu edilen biçimlerden ikincisi ve en sağlamı, en doğrusu olduğu'' kanısında bulunduğunu söylüyor... Daha sonra Rauf Bey, şu düşünceleri ileri sürüyor:

''Ad değişikliğinin, amacı ve ereği değiştireceğini sanmıyorum. Bundan başka, önceki bir hükümet biçiminin yerini alan yeni biçimin beğenilip benimsenebilmesi ancak bir koşula bağlıdır. O da, gideni arattırmayacak biçimde, halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun davranıldığını, mutluluklarını sağlamaya çalışıldığını ve yurt bağımsızlığının ve saygınlığının güven altına alındığını göstermek ve tanıtlamaktır. Yoksa, ad değiştirmekle, ya da üst tabakada biçim değiştirmekle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok büyük bir yanılgı olur.''

Baylar, Rauf Bey'in düşünce ve görüşlerini açıklayıp saptayan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve koşulsuz olan, Millet Meclisi'ni de dağıtabilen tek kişi egemenliğinden yana değildir. Rauf Bey, öyle bir hükümet biçimi istiyor ki, Millet Meclisi kurucu meclis niteliğinde olsun ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütsün. Bu hükümet biçimini biraz daha açalım. Rauf Bey demek istiyor ki: ''Cumhuriyet ilanından önceki biçim, en uygun hükümet biçimidir.'' Gerçekten, Rauf Bey'in uzun sözlerle anlatmaya çalıştığı 20 Ocak 1921 günlü Anayasa'nın üçüncü maddesi kapsamıdır. O madde şudur: ''Türkiye devleti, Büyük Millet Meclisi'nce yönetilir ve hükümeti, Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.''

Bilirsiniz ki bu anayasaya göre Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve Bakanlar Kurulu'nun doğal başkanıdır; ama, devletin başkanı olduğunu belirtir açık bir yasa buyruğu yoktur. Bu anayasanın yapıldığı günlerdeki genel koşullar ve görüşler düşünülürse, önemli ve köklü bir noktanın yasada açıklanmamış olmasındaki zorunluk kendiliğinden anlaşılır. Bu belirsizlik, Meclis ve Meclis hükümeti bulunmakla birlikte devlet başkanlığının, bireysel saltanat kaldırıldıktan sonra, halifelik makamında belirdiği düşünce ve inancında bulunanları, cumhuriyetin ilanı gününe değin umut içinde yaşattı. Buna göre Rauf Bey'in, en doğru olduğunu ileri sürdüğü hükümet biçiminde, devlet başkanlığını halifenin üzerinde gördüğü kuşku götürmez. İşte cumhuriyetin ilanı üzerine, Rauf Bey'i ve kendisi gibi düşünenleri telaş ve tepkiye sürükleyen gerçek neden, devlet başkanlığı katına cumhurbaşkanının getirilmiş olmasıdır. Gerçekten: ''Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır.'' denildikten sonra, halifeye verilecek kimliği ve yetkiyi sağlamak için uğraşan ve onun yakınlık ve gönül almalarını Tanrı vergisi sayarak kıvananların umut kırıklığına uğramalarını ve üzülüp kaygılanmalarını olağan görmek gerekir.

Rauf Bey'in, cumhuriyete karşı olduğunu açık söylemekle birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği bir günde, onun beğenilip kalımlı olabilmesi için, birtakım koşulların gerçekleştiğini tanıtlamak gereğinden söz etmesi, cumhuriyet yönetimi ile ulusun mutluluğunun sağlanacağına güveni olmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin yalnız bir ad değiştirmekten ve üst tabakada biçim değiştirmeden başka bir şey olmadığını söyleyerek cumhuriyeti ilan etmenin, çocukça ve aceleci bir davranış olduğunu anlatmaya çalışmakta ve: ''Cumhuriyet yönetimiyle gerçek gereksemelerin karşılanmış olacağını sanmak... çok büyük bir yanılgı olur'' demekle, cumhuriyet yönetimine ne denli ilgisiz ve ondan ne denli uzak olduğunu tanıtlamıyor mu? Rauf Bey, son kanısını pekiştirmek için ''en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemeler''i hatırlatıyor. Baylar, bu hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Ulus neden sakındırılmak isteniyor? Bunu anlamak zor değildir sanırım. Rauf Bey, aklınca, devlet başkanlığı makamına halifenin oturması sağlanıncaya dek bu makama başka bir sanla, başka birinin oturmamasını güven altına almak; başka biri oturmuş olduğuna göre de, bu işten dönülmesini sağlamak için kamuoyunu gericiliğe özendiriyor. Cumhuriyet yönetim biçiminin kabulünde, çok büyük yanılgı olabileceğini ileri süren kişiye göre, yanılgının neresinden dönülürse kazanç sayılmalıdır. Rauf Bey, cumhuriyet yönetiminin kabul ve ilan edilmesi noktasına değindiği zaman şöyle diyor: ''...Görüşleri dağıttılar. Sonra, cumhuriyetin bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi üzerine halkta, sorumsuz kişilerce düzenlenen bir yönetim biçiminin bir olup bittiye getirildiği düşünce ve kaygısı uyandı. Bu kaygı, pek doğal görülmeli ve bundan, halkımızın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.''

Baylar, cumhuriyet biçimini bir günde yasalaştıran ve ilan eden, Rauf Bey'in de pek güzel tanımlayıp nitelediği üzere: ''Bağımsızlık Savaşımız'ın biricik temel taşı olan ve ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürütmekte yüksek güç ve yetenek gösterdiği eylemli sonucu ile tanıtlanan Büyük Millet Meclisi'' idi. Söz konusu ettiği sorumsuz kişi, eğer Meclis kamuoyunu cumhuriyet ilanına yönelten ve Meclis'e bu konuda öneride bulunan kişi ise, o, ben idim. Onun ben olduğumu, herkesten daha iyi Rauf Bey'in anlayabileceğini kabul etmekte yanlışlık yoktu. Eğer bunda yanlışlık varsa, ''yıllardan beri aramızda sürüp giden arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven de bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı beslediğini'' söyleyen Rauf Bey'in, beni hiç tanımamış olduğu yargısına varmak gerekir.

Benim girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta kaygı uyandırıcı nitelikle saymak; sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz olarak, tersini söylemek, halka bu kaygıları yapay olarak aşılamaya kalkışmaktır. ''Halkın geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak kıvanç duyulmalıdır. Ben kendim kıvanç duyuyorum.'' diyen Rauf Bey'e bundan yararlanarak bir noktayı hatırlatabilirim. Halkta uyanıklık duygularını geliştirmeye ömrünü adamış bir kişiye karşı böyle konuşulmazdı; yine halkta, bu duyguların belirtilerini görmekle kendisinin benden çok kıvanç duyduğunu söylemeye ne hakkı ve ne de yetkisi vardı. Rauf Bey, düşmanların bütün yurdu işgal etmesine yol açabilecek Mondros Ateşkes Anlaşması'nın asker güdümü ile ilgili maddesini olupbitti biçiminde kabul ettiği zaman, ulusun ne denli içten yaralandığını ve kaygılandığını duydu mu? Son zamana değin, cumhuriyetin ilanının ertesi günü bile, resminin altına, kendisini tutanlarca ''Mondros Ateşkes Anlaşması'nı imzalayan ama Lozan Antlaşması'yla da öcünü alan Rauf Bey'' sözleri yazılarak boyuna propagandası yapılan bu kişi, Türk Ulusu'nun gerçek isteklerini, içten gelen duygularını bizden daha çok anladığını, o istekler ve duygularla bizden daha çok ilgili olduğunu savlayacak kertede ileri varmamalıdır.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: ''Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani cumhuriyet ilanının gerekçesi) üzerinde en yetkili görüşme ve karar katı olan Yüce Meclis aracılığı ile ulusu aydınlatacak ve zihinleri doyuracaktır; çünkü bunu bilmek kamunun doğal bir hakkıdır.''

Baylar, bu sözlerde mantık yoktur. Önce Rauf Bey de demiyor mu ki: ''Ulusal egemenliği sınırsız ve koşulsuz olarak yürüten Meclis'tir.'' Öyleyse hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisi'ni, pek yasal ve yüksek bir karar alıp onu gerekçesiyle birlikte yayımlamış olmasından dolayı sorguya çekecektir? Bir ülkede, bir toplumda, bir devrim yapıldığı zaman elbette onun gerekçesi vardır. Ancak o devrimi yapanlar, inanmak istemeyen direngen karşıcıllarını inandırmak zorunda mıdır? Cumhuriyetin elbette yandaşları da, karşıcılları da vardır. Yandaşlar, niçin ve ne gibi inançlara ve düşüncelere dayanarak cumhuriyeti kurduklarını, karşıcıllara anlatarak inançlarının ve yaptıkları işlerin yerindeliğini tanıtlamak isteseler de, onları, isteyerek yaptıkları bu direnmeden vazgeçirebilecekleri kabul olunur mu? Elbette yandaşlar, ellerinden gelirse ülkelerini herhangi bir yolla; ayaklanma ile, devrimle ya da kamuca beğenilecek başka yollarla gerçekleştirirler. Bu, ülkü devrimcilerinin ödevidir. Buna karşı, direnmeler, yaygaralar ve geriletici girişimler de, karşıcılların yapmaktan geri durmayacakları davranışlardır. Cumhuriyet yönetimimizin ilanında, Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi.

Baylar, o günlerde İstanbul'da bulunan ordu müfettişlerimiz de, gazetelere demeç vererek, çeşitli nedenlerle düzenlenen şölenlerde söylevler çekerek duygularını belirtiyorlardı. Cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul'da kimi kişiler ve kimi gazeteciler, halifeye de bir rol yaptırmak isteğine kapıldılar. Halifenin görevden çekildiği ya da çekileceği üzerine gazetelerde söylentiler, yalanlamalar yayımlandı.

Sonra dendi ki: ''Öğrendiğimize göre, sorun, bir söylenti niteliğinde olmadığı gibi, bir yalanlama ile çözülecek kadar önemsiz de değildir. Gerçek olan bir yön vardır ki, o da cumhuriyet ilanının yeniden bir halifelik sorunu ortaya çıkarmış olmasıdır.''

''Halife, yazı masalarının başına oturup (!), Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir.'' denilerek; Halifenin bütün Müslümanlarca sevgi gördüğü, Asya'nın en ücra köşelerine varıncaya dek Müslüman ülkelerinden binlerce mektup ve telyazısı aldığı; birçok yerlerden kurullar geldiği yolunda sözlerle halifelik katının kolay kolay sarsılır bir yer olmadığı anlatılmaya çalışıldıktan sonra, bütün Müslümanlar, karşı çıkmadıkça Halifenin görevinden çekilmeyeceği ilan olunuyordu. Ayrıca, ''Hükümet birçok içişini düzenlemekle uğraştığından, şimdiye değin halifelik görevlerini saptayamamıştır. Hükümetin iç sorunlara çok dalmış olduğunu Müslümanlık dünyası da elbette bilir ve şimdiye değin halifelik görevlerinin saptanamamasını doğal sayar.'' cümleleriyle biz, halifelik görevlerini saptamaya çağrılıyorduk ve şimdiye değin bunu yapmadığımızı hoş gören Müslümanlık dünyasının bundan sonra hoş görmeyeceği de bidirilerek, sanki bize gözdağı veriliyordu. Bir yandan da, bu konuda bize etki yapması için Müslümanlık dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu. 9 Kasım 1923 günlü Vatan gazetesinde okuduğumuz bu yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 günlü Tanin gazetesinde, halifeye yazılan bir açık mektup yayımlandı. Lütfi Fikri Bey'in yazdığı bu mektupta, halifenin görevden çekildiği söylentilerinden ulusun ne denli üzüntü duyduğunu ve mutsuzluğunu tanıtlamak için bir vapur öyküsü uydurulmuştu. Vapurda oturanların, halifenin görevden çekildiğini duyunca yüzlerine üzüntü ve kaygı çökmüş. Birbirlerini tanımayanlar içtenlikle görüşmeye ve çok görüşmeye başlamışlar. Ortak kaygıları bunları bir dakikada dost etmiş...

Lütfi Fikri Bey: ''Gönül istiyor ki bu çekilme sözü sonsuz olarak gömülsün kalsın.'' diyor; çünkü ''Dünya için yıkım olur''muş.

Lütfi Fikri Bey, ulusa şunu da aşılıyordu: ''Şaşarak ve üzülerek görülüyor ki, bugün şu manevi hazineye (yani halifeliğe) saldırmak isteyenler, dışardan kimseler, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildir; biz, Türkler kendimiz, kendi elimizle bu hazinenin elimizden temelli çıkarılmasıyla sonuçlanabilecek girişimlerde bulunuyoruz!''

Baylar, yabancılar, halifeliğe saldırıda bulunmuyorlardı; ama, Türk Ulusu saldırıdan kurtulmuyordu. Halifeliğe saldıranlar, Türkü çekemeyen Müslüman uluslar değildi. Ama, Çanakkale'de, Suriye'de, Irak'ta, İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman uluslardı. Bunların, Türk Ulusu'na kolaylıkla saldırmak için, tutulması yeğ görülen halifeliğin ortadan kaldırılmasını: ''Türklük için kendi kendini öldürmektir.'' diye nitelemeleri ve ''Halifeliği ortadan kaldırmak için, biz Türkler girişimlerde bulunuyoruz.'' sözleriyle cumhuriyetin amacını açıklayıp ilan etmeleri, elbette etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey'in Tanin'de yayımlanan açık mektubundaki görüşünü, ertesi gün Tanin başyazarı destekledi. 11 Kasım 1923 günlü Tanin'in ''Şimdi de Halifelik Sorunu'' adlı başyazısı okununca, cumhuriyetin kuruluşuna engel olamayanların, ne pahasına olursa olsun, halifelik makamını tutabilmek için çaba göstermeye ve çalışmaya başladıkları anlaşılır. Bu yazıda, padişah oğullarının mektuplarını yayımlayarak, padişah soyundan olan kişileri halka sevdirmeye çalışan Tanin'de ayrıca, padişah soyundan olanların haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin takımından olduğu belirtildikten ve cumhuriyet hükümetini ulus gözünde kötü göstermek için ne gerekli ise onlar da yazıldıktan sonra, halifenin çekileceği söylentisine değinilerek: ''Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız.'' deniliyor; sonra da: ''Millet Meclisi'nin bu denli özgürlükten yoksun kaldığını, dışarıda verilen kararları kâğıda geçirmek durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten acı oluyor.'' sözleriyle Meclis, bize karşı kışkırtılıyor; cumhuriyetin ilanını kabul eden Meclis'in hiç olmazsa halifeliğin kaldırılmasını, olupbitti biçiminde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, halifelik konusundaki görüş ve düşüncesini şu satırlarla saptıyordu: ''Halifelik bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye devletinin Müslümanlık dünyası içinde hiç önemi kalmayacağını, Avrupa siyasası karşısında da en küçük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir yetenek gerekmez. Ulusseverlik bu mudur? Gönlünde gerçek uluşçuluk duygusu olan her Türk, halifeliğe dört elle sarılmak zorundadır.''

Baylar, halifelik konusundaki düşüncelerimi bundan önce açıkladığım için bu sözleri burada yorumlamaya gerek görmüyorum. Ancak, halifeliğe dört elle sarılmak zorunda bulunan bir yönetim biçiminin cumhuriyet olamayacağını anlayabilmek için de büyük bir yetenek gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin'in başladığımız başyazısının daha bir iki yerine dikkatinizi çekeceğim.

Osmanoğulları soyunca kabul edilmiş ve bundan dolayı sonsuzluğa dek Türkiye'de kalması güven altına girmiş olan halifeliği elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış (!).

Tanin başyazarı, kendisinin cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti. Ama öyle bir cumhuriyetçi ki, onun istediği cumhuriyetin başında halife sanıyla Osmanoğulları bulunacaktır. Yoksa yapılan iş, akıl ve yurtseverlik ile, ulusçuluk duygusu ile hiç bağdaşamazmış. Halifeliği, elimizden hiç alınamayacak biçimde korumakla görevli imişiz. Ortaya çıkan düzen, sonuçsuz kalsın imiş.

Baylar, bu yazıların anlamı ve düşüncelerin amacı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye'de cumhuriyetin ilanı günü ona hiç acımadan saldıranların başında, ''cumhuriyetçiyim'' diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye'nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de duraksamayacaklardır.

Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, başında çürümüş bir padişah soyunun, halife sanıyla, hiç uzaklaşmayacak biçimde korunmasını zorunlu kılan bir devlet biçiminde cumhuriyet ilan olunsa bile, yaşatılamaz.

Baylar, o günlerde yapılan yayınlarda, daha iki nokta vardı: Biri, benim hasta oluşum; öbürü de, rahmetli Enver Paşa'nın Türkistan'daki çalışmaları ve sağ oluşu. Enver Paşa, ülke dışında kaldığı zaman, İslam birliği için çalışıyormuş ve ''Halife Damadı'' sanını kullanırmış. Dahası, Türkistan'da kazdırdığı bir mührün bir yanına bu sanını da kazdırmıştı.

Bu iki noktadan da boyuna söz etmek elbette boşuna değildi.

Baylar, değindiğim bu gazete yayınları ve birtakım kişilerin durum ve davranışları özet olarak şöyle anlatılabilir: ''Temel olan, ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişmesidir. Türk ulusu, ulusal egemenliği elde etti; cumhuriyetin ilanı gereksizdir, yanlıştır. Türkiye'de en doğru yönetim, ulusal egemenlik ilkesinden ayrılımaksızın, cumhuriyet ilan etmeyip, devlet başkanlığında halife sanıyla Osmanoğulları soyundan birini bulunduran meşrutiyet yönetimidir. Nasıl ki, İngiltere'de hem ulusal egemenlik vardır, hem de devlet başkanı bir kraldır ve o kral, Hindistan'ın da imparatorudur.''

Baylar, böyle bir ilke üzerinde birleşmiş olan kişiler, sözleriyle, durumlarıyla, yazılarıyla kendilerini göstermiş gibi idiler. Bu grubun başına Rauf Bey'in seçildiği yargısına varılabilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden olan kişilerin meydana getirdiği grup, Rauf Bey'i, amaçlarını açıklayıp savunacak en uygun bir adam olarak görmüşlerdi. Ondan çok büyük şeyler umulabileceği sanısına düşmüşlerdi. Bundan sonradır ki Rauf Bey Ankara'ya geldi. Vatan gazetesinin yazdığına göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey'i Ankara'ya uğurlamak için toplanmış. Kâzım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu kalabalığın başında gösteriliyordu. Vatan gazetesi bu uğurlamadan söz ederken, Rauf Bey'in Ankara'da, Meclis'te güdeceği siyasayı da ulusa bildiriyordu. Ayrıca gazetede, Rauf Bey'in Meclis'teki çalışmalarının yıkıcı ve kişisel olmayacağı, Rauf Bey'in çalışmalarının, ülkenin iyiliğini ve esenliğini, yasaların egemenliğini sağlamaya yönelmiş bir çalışma olacağı; Rauf Bey'in Büyük Millet Meclisi'nde bir esenlik ve düzenlik öğesi olacağı ve yararlı ilkeleri savunacağı açıklanıyordu.

Vatan gazetesi sahibinin, kendiliğinden bu açıklamaları yapmaya ve güvence vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimiz programına uyacaktı. Partiden çıkmaksızın bağımsız bir siyasa gütmemesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını bildirmemişti. Bu düşüncede olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta direnmesiyle de doğrulamıştı. Bunun için, hem partide kalmak ve hem de parti düzenbağını bozmak demek olan kendine özgü bir siyasayı bağımsız olarak gütmek anlaşılır bir şey değildi.

Baylar, bu tutumla varılmak istenilen sonucu anlamak geç ve güç olmadı. İsterseniz bu noktanın aydınlanmasına yarayacak birtakım bilgiler vereyim.

Rauf Bey Ankara'ya geldikten sonra, Parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça değinmelere başladı. Ama, bütün değinme ve konuşmalarda bir erek güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey: ''Cumhuriyetin ilanında acele edilmiştir. Bu ivediyi gösterenler sorumsuz kimselerdir. Bu yolda davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, ulusal egemenliği gereği gibi kullanabilmelidir. Gizli amaçlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyetin ilanını zorunlu kılan neden ne imiş? Cumhuriyetin gerçekten, bizim için yararlı ve gerekli olduğu tanıtlanmalıdır.'' gibi birtakım propagandalarla, arkadaşlarımızı ve partiyi bize karşı kışkırtmaya koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul'daki demecinin sonunda demişti ki: ''Meclis ve hükümet, bu tezcanlığın akla yatkın ve yasal bir nedeni bulunduğunu ulusa gösterip tanıtlamalıdır ve tanıtlayacaktır.''

Böylece pek güzel anlaşılıyor ki Rauf Bey'in geceli gündüzlü yaptığı değinme ve konuşmalardan amacı, Parti ve Meclis üyelerine bu görüşünü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, cumhuriyetin kuruluşu sorununu yeniden Meclis'te söz konusu ettirmek istiyordu. Bununla güttüğü amaç da, Meclis ve hükümeti, cumhuriyeti acelecilikle ilanda akla yatkın yasal bir neden olup olmadığını tanıtlama zorunda bırakmaktı. Kendi aklınca ve kendisini tutanların inanışına göre, akla yatkın ve yasal bir neden gösterip tanıtlamak güçtü. Akla yatkın ve yasal bir nedene dayanmayan cumhuriyetin ilanında acelecilik gösterildiği ve yanılgıya düşüldüğü ortaya çıkacak ve sözde, yanlışlık düzeltilecek!

Baylar, Rauf Bey'in ne yapmak istediğini ve amacının ne olduğunu anlamak için bir haftalık bir süre yetti. Elbette, kim yaparsa yapsın, cumhuriyetçiler bu yolda bir çalışmaya daha çok göz yumamazlardı. Rauf Bey'in sahneye koymak istediği oyunu anlayanlar, bir parti toplantısında Rauf Bey'i sınava çekmeye karar verdiler. Ben toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de, olduğu gibi yayımlanmıştı. Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girişecek değilim. Yalnız, o görüşmelerin sonucunu gerçek anlamıyla bildirmeye yarayacak bazı irdelemeler yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu apaçık söylemeliyim ki Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını bitirmeye uğraşırken, saldırıya uğramıştır. Gerçi, birtakım gazetelerde yapılan karşıcıl yayınlar, halifeye ve bir padişah oğluna aldırılan durumlar; Rauf ve Adnan beylerle kimi komutanların halifeyi görmeye gidişleri; halife ve padişah oğlu için söz söyleyenlere, yazı yazanlara, karşı kimi yerlerden yaptırılan onur kırıcı saldırılar, ülke içinde kuşku ve kamuoyunda karışıklık uyandırmaktan geri kalmamıştı. Ama, Meclis'te saldırıya geçmek için bunun yeter bulunmadığı; Ankara'da Meclis üyeleri üzerinde de çalışmanın gerekli görüldüğü anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, bu işte Rauf Bey'den öne davranılmıştır.

Parti Grubu Başkanlığı'na bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Bu önergede: ''Rauf Bey'in, İstanbul gazetelerinde çıkan, cumhuriyetin ilanını uygun görmediği yolundaki demecinin cumhuriyeti sarsıntıya uğrattığı ve kendisinin çevresinde karşıcıl bir parti kurulduğu kanısının belirdiği'' ileri sürülerek, durumun parti grubunda görüşülmesi önerilmişti.

Partinin toplandığı 22 Kasım 1923 günü ben de, toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden, görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Görüşmelere hiç karışmayacağımı ve hiçbir söz söylemek istemediğimi; ancak, parti başkanı olarak görüşmelerin gidişini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamaklığımı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey'in, benim görüşmelere karışmamı ve toplantıda bulunmamı istemeyişindeki gerçek amaç ne idi? Benim yanımda, ya da benimle karşılıklı konuşmasına ve savlarda bulunmasına engel olan, gerçekten bana olan saygısı mı idi? Buna inanmak doğru olmaz. Benim anladığıma göre Rauf Bey, karşıcıl olarak İsmet Paşa ile karşılaşmak istiyordu. Ben toplantıda bulunmazsam, parti üyeleri arasından kendisini tutanlar çıkabileceğini sanıyordu.

Parti grubu, İsmet Paşa'nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkan olarak görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra; ''Bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir'' diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önergeyi verenin açıklamasından sonra söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul'daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama olduğunu ve bunu düzeltmek için arkadaşlarla konuştuğunu söyledikten sonra: ''Bizim eğer eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da yapılan iştir'' dedi.

''Çok iyi dilekle başlanıp uğrunda canlar verilmiş olan çok sağlam ilkelerin, uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da, sanırım ki hiçbirimiz düşünüp taşınmadan yadsıyamayız'' sözlerini de, olduğu gibi aktarıyorum.

Şimdi bu iki cümle üzerinde biraz duralım. Rauf Bey'in eleştirmek istediği iş, hangi iştir? Cumhuriyet mi, yoksa cumhuriyetin ilan ediliş biçimi mi? Yapılan iş cumhuriyettir; ilan şöyle ya da böyle olabilir.

Rauf Bey'in ''sağlam ilke'' dediği cumhuriyet ilkesi midir, yoksa uygulanmasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu cumhuriyet midir?

Baylar, söz konusu olan, cumhuriyetin kendisi ve onun ülkede ilanıdır.

Cumhuriyet yönetimini uygulama evrelerinin yanlış olduğunu ileri sürecek kadar daha zaman geçmemişti. Rauf Bey'in telaşı cumhuriyet ilanının ertesi günü başlıyor ve iki üç gün geçmeden demeç veriyor.

Rauf Bey, demecinin anlamını ve kapsadığı düşünceleri birer yolla çevirip yorumlayarak dedi ki: ''Duygularım, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediğim yolundadır.'' Rauf Bey'in duygularını böylece açığa vuruşu parti üyelerinin sevinmelerine yol açtı ve ''yaşa'' sesleriyle karşılandı.

Rauf Bey'in, ''yüce duygularım, kutsal duygularım'' diye söylediği bu sözler, içtenlikle söylenmiş mi idi ve doğru mu idi? Ben, hiç çekinmeden ''hayır!'' diyorum, baylar. Çünkü, Ankara'dan ayrılışında, kendisine cumhuriyetten söz açan Kâzım Paşa'ya (Meclis Başkanı): ''Bunu önleyebilirsen yurda büyük hizmet etmiş olursun!'' diyenin Rauf Bey olduğunu biliyorum.

Rauf Bey, ''cumhuriyeti düzenleyip ilan eden sorumsuzlar'' demekle birtakım danışman ve uzmanları söylemek istediğini de bildirerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlatmak istedi ve: ''Böyle olunca benim kullandığım sözlerden, şu ya da bu kişi sorumsuzdur, diye anlaşılmasın; bunu benden beklemek doğru değildir'' dedi.

Rauf Bey, bu sözçevirme ile de gösteriyordu ki, o günkü parti toplantısında, partiye kötü görünmeksizin amaçlarını söyleyebilmek için gereken noktalarda gerileme ve sözü çevirme yolunu tutmuştu; ama gerçek görüşünden vazgeçmiş değildi. Örneğin, şu sözlere dikkat buyurunuz:

''Türkiye hükümetinin biçimi nedir?'' diye sorulan sorulara karşı, hatırlarsınız ki, büyük başkanımız bu kürsüden olumlu bir yanıt olarak şöyle söylediler:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimidir. Hangi yönetime benziyor? dediler. Bize benziyor; çünkü biz, bize benzeriz. Bize özgü yönetimidir, buyurdular.

''Bu, vicdanımı inandıran en yüksek bir sözdü; buna karşı çıkmak çok güçtür. Buna, dışta ve içte, haktanırlıkla karşı çıkacak adam bulunacağını sanmam. Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, böyle bir hükümet bunalımı yüzden bunu yürütülemez bir hükümet biçimi olarak gösterip de ad ayrımı gibi bir şey olan cumhuriyet sözcüğünün konulması (1) ve eskisine bu denli güvendiğimiz, halkın da güvendiği bir hükümet biçiminin sakat olduğu bir bunalım zamanında anlaşıldı ve yeni bir yönetim biçimi geldi.'' ''Bu duygunun etkisi altında bulunanların gerici olduklarını sanmayacağınıza inanarak söylüyorum: Ya bu da eksik görülürse bunu tamamlayacak bir biçim var mıdır diye duraksama ve kaygıya düştüler.''

''...Bir halk ki cumhuriyeti istiyor; bir halk ki ulusal egemenlik sınırsız ve koşulsuz ulusta oldukça yönetimin cumhuriyetten başka bir şey olmadığını (biliyor ve) bunu istiyor; ama, iyi uygulanamaz da başka bir yönetim biçimine döndürülür, diye üzüntü ve kaygı duyarsa... üzülmek mi gerekir, kıvanmak mı gerekir?''

Baylar, padişahlıktan (2) cumhuriyete geçebilmek için, herkesin bildiği üzere, bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki düşünce ve görüş birbiriyle durmadan çarpıştı. O düşüncelerden biri, padişahlığın sürdürülmesi idi. Bu düşünceyi benimseyenler belli idi. Öbür düşünce, padişahlığa son vererek cumhuriyeti kurmaktı. Bu, bizim düşüncemizdi. Biz düşüncemizi açıkça söylemekte sakınca görüyorduk. Ancak, düşüncemizin uygulama olanağını saklı tutup elverişli bir zamanda uygulayabilmek için, padişahlığı tutanların düşüncelerini uygulama alanından uzaklaştırmak zorunda idik. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle anayasa yapılırken, padişahçılar, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için üsteliyorlardı. Biz, bunun zamanı gelmediğini, ya da gereği olmadığını söyleyerek o yanı kapalı bırakmayı yararlı görüyorduk.

Devletin yönetimini, cumhuriyetten söz etmeksizin, ulusal egemenlik ilkelerine uygun olarak her gün cumhuriyete doğru yürüyen bir biçimde derleyip toparlamaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük makam olmadığını, durmadan aşılayarak padişahlık ve halifelik makamları olmaksızın da devletin yönetilebileceğini tanıtlamak gerekli idi.

Devlet başkanlığından söz etmeksizin, onun görevini eylemli olarak Meclis Başkanı'na gördürüyorduk. Meclis Başkanlığı görevini yapan ise, eylemli olarak İkinci Başkan idi. Hükümet vardı, ama ''Büyük Millet Meclisi Hükümeti'' sanını taşıyordu. Kabine sistemine geçmekten çekiniyorduk; çünkü padişahçılar, hemen padişahın yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu uğraşma evrelerinde bizim kabul ettirmek zorunda bulunduğumuz orta biçimi, yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimini haklı olarak eksik bulan ve meşrutiyet biçiminin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan karşıcıllarımız, bize karşı çıkıyorlar ve diyorlardı ki: ''Bu yapmak istediğiniz hükümet biçimi neye, hangi yönetime benzer?'' Amacımızı ve ereğimizi söyletmek için yöneltilen bu çeşit sorulara biz de, zamanın gereğine göre yanıtlar vererek padişahçıları (1) susturmak zorunda idik. Böylece verdiğimiz bir yanıtı, Rauf Bey, içten, vicdanını inandıran, yadsınamaz ve karşı çıkılamaz bulduğunu söyleyerek bütün görüşünü ve savını benim o sözlerime dayandırıyor. (Rauf Bey), ''Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra'' Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçiminin sakat olacağını kabul etmek istemiyor. Bu elverişsiz ise, bu sakat biçimi daha önce kabul ettirenlerin, bu kez kabul ettirdikleri cumhuriyet biçimini de, bir gün eksik görüp başka bir yönetim biçimini ortaya atmalarından kaygılanmak gerekeceği yolunda bir uslamlama yapıyor. Bu uslamlamanın ne denli çürük boş sözler olduğu apaçıktır. ''Kutsal duyguları, cumhuriyet yönetiminden başka hiçbir yönetimi benimsemediği yolunda'' olan bir kişinin geçiş dönemi için zorunlu olduğunu pek iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti biçimine saplanıp kalarak, cumhuriyet biçiminin de eksik görüleceği ve başka bir yönetim biçimi araştırılacağı kaygısına düşmesi doğru mudur? Rauf Bey'in burada, cumhuriyetten sonra, başka bir yönetim biçimi derken neyi söylemek istediği bellidir. Rauf Bey demek istiyor ki, cumhuriyeti ilan edenler, böylece Osmanoğullarını saltanattan uzaklaştırdıktan sonra acaba, cumhuriyetten yine padişahlığa dönerek, kendileri saltanat katına oturmayacaklar mı? Bunun tarihte benzerleri yok mu diye duraksayan ve kaygıya düşenler var.

Rauf Bey, olduğu gibi aldığımız sözlerinin sonunda, halkın cumhuriyeti istediğini söylerken: ''İstiyor ama, uygulanamaz da...'' yolundaki şaşılacak sözleriyle, benim belirttiğim noktayı pek güzel açıklamaktadır.

Baylar, Rauf Bey'le karşılaşan ve değerli görüşler ileri süren milletvekilleri çoktu. Bu arada İsmet Paşa da, uzun ve değerli bir konuşma yaptı. İsmet Paşa'nın her zaman okunması yararlı olan kimi sözlerini de bilginize sunacağım.

İsmet Paşa: ''Köklü bir devlet biçimi söz konusu olduğu zaman düşüncelerimiz ve duygularımız kendi aramızda kalmaz. Gözlemleyen bütün bir dünya vardır'' dedikten biraz sonra: ''Cumhuriyet ilanı, bir ulusun kutsal bir ülküsü, bir ateşi gibi ortalığı sarar. Cumhuriyet ilan olunduğu zaman, cumhuriyete kavuşan ulusun bütün ateşini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir ülkede cumhuriyetin ilan olunduğu günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, hakları kaldırılmış bir padişahoğlu ortaya çıkar da durum alırsa... Dünya ve dünya düşünürleri bu cumhuriyetin gücünden kuşku duyar'' sözleriyle başlayarak, cumhuriyetin ilanı üzerine İstanbul'da alınan durumun dokuncasını açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey'in konuşmasını irdelerken: ''Ulusal egemenlik temel ilkedir, diyenlerin bu sözlerinden, kuşku ve kaygıya kapıldıkları anlamını çıkaramayız'' dedi. Ondan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey'e seslenerek: ''Rauf Bey! Siyasa yapıyoruz. Yanlışları bir bir göstermeliyiz. Dahası, siz hiçbir işadamı gördünüz mü ki, başlarken anaparasını tehlikeye koyduğu inancında olsun ve başarı sağlayamayacağını bile bile parasını tehlikeye atsın. Bir işe başlayan adam, her zaman sonucunun iyi olacağını güven altına alır, öyle başlar. Hele böyle devrim yapıldığı zamanlarda hükümet ileri gelenleri, herhangi bir devlet adamı, kuşkuya düşemez. Yanlıştır. Yanıldınız Rauf Beyefendi!'' dedi. Bundan sonra İsmet Paşa, Rauf Bey'in: ''Üst tabakada biçim değiştirerek devletin yararını sağlamayı ve genel gereksemeleri karşılamayı düşünmek, çok büyük bir yanılgı olur'' yolundaki sözlerine karşılık verirken: ''Büyük yanılgı, bu denli duyarlı günlerde, bir noktada toplanması gereken manevi güçleri ve devrim güçlerini şu konu üzerinde, ya da bu konu üzerinde kuşkuya düşürmektir. Bilerek ya da bilmeyerek isteyerek ya da istemeyerek, büyük yanılgı budur'' dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey'den şunu da sordu: ''...Devlet başkanlığı sorununu çözmek istiyordunuz. Nasıl çözecektiniz? Kaç çözüm yolu vardı?''

İsmet Paşa, ivedilik savına karşı verdiği yanıtta: ''Arkadaşlar'', dedi, ''doğal sayılan bir sonuç için ivedilik söz konusu olamaz: ancak yanılgı sayılabilecek sonuçlar için ivedilik söz konusu olur.

Cumuhriyet ivedilikle ilan edildi demekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir durum ortaya çıkardı, denilmek isteniyor ki sözün bu anlamı ile ivedi davranılmıştır.''

Rauf Bey konuşmasında, bizim cumhuriyet ilanındaki davranışımızı eski Genel Merkez (1) işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa bu noktaya yanıt verirken dedi ki: ''Genel Merkez yaşamını, bu ülkede yaşatmış ve yıllarca savunmuş temsilciler ve gazeteler de onun görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey'in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu zavallılıktır'' (2).

Rauf Bey daha sonraki konuşmasında bu sözlere şu yolda yanıt verdi: ''Genel Merkez sözleriyle yaptığım anıştırmaları, Tanin silah gibi kullanmıştır. Ant içerim ki, baylar, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkâr kullanmış; ben bilmiyorum.''

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının halifeyi gidip görmelerine değinirken şunları söyledi: ''Halifeyi gidip görmek, halifelik sorunudur.

Devlet adamı olarak hiçbir zaman unutamayız ki, halife orduları bu ülkeyi baştan başa örene çevirmişlerdi. Halife orduları kurulabileceğini hiçbir zaman gözden uzak tutmayacağız... Türk ulusu, en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir; bir daha çekmeyecektir.

Bir halife fetvasının, bizi Birinci Dünya Savaşı yıkımına attığını hiçbir zaman unutmayacağız. Bir halife fetvasının, ulus ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına saldırdığını unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, bu ülkenin alınyazısına karışmayı aklından geçirirse, hiç kuşku yok, o kafayı koparacağız!''

İsmet Paşa, ''bravo!'' sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine şunları da ekledi: ''Herhangi bir halife, geleneğe, düşünceleriyle ya da biçime ve yönteme uyarak, kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye alınyazısıyla ilgili imiş gibi bir durum almak isterse; Türkiye devlet adamlarını değerli buluyormuş, gönül alıyormuş gibi bir anlayış ile düşünürse bunları, ülkenin varlığı ve yaşayışı ile tam karşıt sayacağız ve bu tutumunu vatan hainliği sayacağız.''

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şunları da söyledi: ''Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim tam karşıt olarak gördüğümüz sözlerini geri alarak bu parti içinde yürümek kararında mıdırlar? Yoksa, konuşmalarında ileri sürdüğü ve bizimle tam karşıt olan görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Meclis'te bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler? Karar kendilerinindir.''

Rauf Bey, yeniden uzun uzadıya kendini savundu ve parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını bildirdikten sonra, Genel Kurul'un acıma ve bağışlama duygularını uyandıracak çok yumuşak sözlerle konuşmasına son vererek, toplantı yerinden ayrıldı. Konuşmacıların karşısında kimse kalmadı.

Rauf Bey, yanıldığını ve cumhuriyetçi olduğunu açıkça söylemiş bulunduğundan, görüşmeler yeter sayıldı ve başkalarının kafasında uyandırılmış olan kuşkuları gidermek için, gazetelerde bir bildiri yayımlanması; ayrıca görüşmelerin tutanağının bastırılıp dağıtılması kararıyla yetinildi.

Şimdi baylar, bu karar neyi belirtiyor?

Rauf Bey'in çapraşık ve iki anlamlı sözleri gerçekten onun cumhuriyetçi olduğuna partiyi inandırdı mı? Rauf Bey'in parti içinde bizimle duygu ve görüş birliği yaparak çalışabileceği kanısı doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmenin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mı idi? Elbette hayır!...

Öyleyse, bu eksik kararla yetinmeye yol açan etken ne idi?

Bu noktayı birkaç sözle açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna dek, takındığı davranış ve konuşma biçimiyle parti üyelerinin bağışlama duyusuna ve ahlâkına sığınmış gibi idi. Bundan başka Rauf Bey, konuşmasında o denli yanıltmaca yapıyor ve boş şeyler söylüyordu ki sözlerinin doğruluk ve içtenlik ilgisini hemen anlamak, kamu için kolay değildi. Açıkça söylemek gereklidir ki, bu nedenlerin üstünde en önemli iç etmen ''sorumsuz, olup bitti, cumhuriyetten sonra, biçim'' gibi sözler üzerinde yapılan yıkıcı propaganda, düşünce ve duyguları duraksamaya ve gevşekliğe sürüklemişti.

Durumu, cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de, anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı kuşku götürmez bir gerçektir.

Baylar, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde, partiyi yıkmak için çalışmak fırsatı verilmiş oldu.

İstanbul'daki kimi gazetelerin ülkenin ve cumhuriyetin yüksek çıkarlarına dokunur nitelikte sürüp giden yayınları da, orada öyle bir hava yarattı ki Meclis, İstanbul'a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zorunlu saydı.

...

Saygıdeğer baylar; her sorunda ve her yürütüm evresinde kendisini söz konusu ettirmiş olan halifeye ve halifeliğe bir kez daha değineceğim.

1924 yılı başında, büyük ölçüde bir ordu savaş oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu savaş oyununu İzmir'de yapacaktık.

 Bunun için 1924 yılı Ocak ayı başında İzmir'e gittim. Orada iki aya yakın kaldım.

Orada iken, halifeliğin kaldırılması zamanının geldiği yargısına varmıştım. Bu işin nasıl yapıldığını olduğu gibi, özetlemeye çalışacağım.

Başbakan İsmet Paşa'dan 22 Ocak 1924 günlü bir şifre tel aldım. Onu, olduğu gibi bilginize sunayım:

 

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına

Bir süreden beri halifelik makamı ve halifenin kişiliği ile ilgili olarak gazetelerde, yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanması ve boş yere yapılan bu saygısızca yayınlarda ve özellikle, ara sıra İstanbul'a giden hükümet ileri gelenlerinin ve resmi kurulların kendisiyle görüşmekten sakınıp çekinmeleri dolayısıyla, halifenin büyük bir üzüntü duyduğunu; bu yüzden başmabeyincilerini Ankara'ya göndererek, ya da güvenilir bir kişinin İstanbul'a kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve dileklerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, kötü yorumlanabilir diye bundan da vazgeçtiğini söylediklerini, başyazman bey bir yazı ile bildirmektedir. Ayrıca ödenek işi de uzun uzadıya anlatılarak halifelik hazinesinin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için maliye hazinesince yardımda bulunulacağı yolunda hükümetçe 15 Nisan 1923 gününde yapılan bildirimin incelenmesi ve gereğinin sağlanması istenmektedir. Durum Bakanlar Kurulu'nca görüşülecektir. Sonucu ayrıca bilginize sunarım efendim.

İsmet

Bu tele yanıt olarak makine başında yazdığım telyazısı şudur:

Makine Başında

İzmir

Ankara'da Başbakan İsmet Paşa Hazretleri'ne

Y: 22.1.1924 şifreye:

Halifelik makamı ve halifenin kişiliği ile ilgili yanlış anlamalar ve kötü yorumlar ortamı, halifenin kendi tutum ve davranışından doğmaktadır. Halife, iç ve özellikle dış yaşayışla ataları olan padişahların yolunu izler gibi görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına görevliler göndererek ilişki kurmak, gösterişli gezintiler, saray yaşayışı, sarayında yedek subaylara varıncaya dek kabul etmek ve onların yakınmalarını dinlemek ve onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu arada sayılabilir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ile Türkiye halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı, ya da Afgan devleti ile Afgan halkı karşısındaki durumunu bir ölçü olarak dikkate almalıdır. Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki bugün var olan ve korunmakta bulunan halifenin ve halifelik makamının, gerçekte ne din, ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş laf yüzünden tehlikeye atamaz. Halifelik makamının bizce, olsa olsa tarihsel bir anı olmaktan daha çok bir önemi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti ileri gelenlerinin, ya da resmi kurulların kendisi ile görüşmesini istemesi bile cumhuriyetin bağımsızlığına açık saldırıdır. Başmabeyincisini Ankara'ya göndererek, ya da güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirerek, hükümete duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de cumhuriyet hükümeti ile karşı karşıya durum alması demektir. Buna da yetkisi yoktur. Kendisiyle cumhuriyet hükümeti arasındaki yazışmalarda başyazmanını aracı kılması da yersizdir. Başyazman beyin, böyle saygısızca davranıştan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir. Halifenin dirliği ve geçimi için, Türkiye cumhurbaşkanının ödeneğinden kesinlikle daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir. Amaç, yaldızlı ve gösterişli yaşamak değil, insanca yaşamak ve geçim sağlamaktır. ''halifelik hazinesi'' demekle ne denilmek istendiğini anlayamadım. Halifeliğin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine böyle bir hazine atalarından kalmış ise resmi ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle karşılanamayan yükümler neler imiş ve 15 Nisan 1923 günlü bildirimle hükümet nelere söz vermiştir? Bunu bildirmek iyiliğinde bulununuz. Halifenin konutunu belirtip saptamak, hükümetin şimdiye değin yapmış olması gereken bir ödev idi. İstanbul'da ulusun boğazından kesilen paralarla yapılmış birçok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, hükümetin bu yolda bir saptama yapmaması yüzünden yok olup gidiyor. ''Halifenin yakınları, sarayların en değerli gereçlerini Beyoğlu'nda, şurada burada satıyorlar'' diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara hemen el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, hükümet satmalıdır. Halifelik kadrosu iyice incelenip düzene sokulmalıdır ki, başmabeyincilerin ve başyazmanların varlığı halifeyi daha da saltanat kuruntusu içinde uyutmasın. Fransızlar, kral soyundan olanları ve yakınlarını Fransa'ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken; her gün çevreden saltanat güneşi doğmasına duacı bir padişah soyuna ve yakınlarına karşı davranışımızda, Türkiye Cumhuriyeti'ni nezakete ve boş şeylere kurban edemeyiz. Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe sağlam ve köklü önlemler alınarak bildirilmesini rica ederim efendim.

Türkiye Cumhurbaşkanı

Gazi Mustafa Kemal

 

Bu yazışmadan sonra savaş oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa da İzmir'e gelmişlerdi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da daha önce orada bulunuyordu. Hepimiz halifeliğin kaldırılması gerektiği görüşünde idik. Bununla birlikte Dinişleri ve Evkaf Bakanlıklarını da kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı Martı'nın birinci günü, Meclis'i açmam gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankaraya dönmüş idik. Burada da gereken kişilere kararımı bildirdim.

Meclis'te bütçe görüşmeleri sürüyordu. Osmanoğulları ödenekleri ile Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı bütçeleri üzerinde durmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız, bu amaca göre konuşmalara ve eleştirilere başladılar. Görüşme ve tartışma sürdürüldü. 1 Mart günü, Büyük Millet Meclisi'nin beşince çalışma yılı dolayısıyla verdiğim söylevde özellikle şu üç noktaya değindim:

1- Ulus, cumhuriyetin bugün ve gelecek bütün saldırılardan kesin olarak ve sonsuzluğa değin korunmasını istemektedir. Ulusun isteği, ''Cumhuriyetin, hiç zaman geçirilmeden, denenmiş ve tanıtlanmış bütün ilkelere tümüyle dayandırılmasının sağlanması'' diye belirtilebilir.

2- Kamuoyunun eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yana olduğu saptanmış bulunduğundan, bunun hiç zaman geçirilmeden uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3- ...Müslümanlığı, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere, bir siyasa aracı olarak kullanılmaktan kurtarmanın ve yüceltmenin çok gerekli olduğu gerçeğini de görüyoruz.

2 Mart günü parti grubu toplantıya çağrıldı. Belirttiğim bu üç sorun, ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclis'in birinci oturumunda, başkanlığa gelen yazılar arasında şu önergeler okundu:

1- Halifeliğin kaldırılması ve Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının yasa önerisi.

2- Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığı'nın kaldırılması ile ilgili Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının, yasa önerisi.

3- Eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili Manisa Milletvekili Vâsıf Bey ve elli arkadaşının, önerileri.

Başkanlık makamında bulunan Fethi Bey: ''Efendim, birçok imzalarla gelen bu yasa önerilerinin hemen görüşülmesi ile ilgili öneriler vardır. Yüce oyunuza sunacağım'' dedi ve komisyonlara gitmeden, hemen görüşülmesini oya koydu ve kabul edildiğini bildirdi.

İlk karşı çıkışı Kastamonu Milletvekili Halit Bey (1) yaptı. Görüşmeler sırasında Halit Bey'e bir iki kişi daha katıldı. Önerileri destekleyen birçok değerli milletvekili kürsüye çıkıp uzun konuşmalar yaptılar. Önerge verenlerden başka, rahmetli Seyit Bey'in ve İsmet Paşa'nın bilimsel ve inandırıcı söylevleri her zaman için okunmaya değer. Görüşme ve tartışma beş saate yakın sürdü. Saat 6.45'te görüşmelerin sona ermesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 429, 430 ve 431'inci yasaları çıkarmış bulunuyordu.

Bu yasalarla:

''Türkiye Cumhuriyeti'nde, halkın işleriyle ilgili yasaları yapmaya ve yürütmeye yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümetin yetkili olduğu saptandı'' ve ''Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı.''

Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı.

Halife, görevinden alındı (1) ve halifelik katı kaldırıldı. Görevden alınan halife ve Osmanoğulları soyundan olanların hepsine, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasak edildi.

Baylar, halifelik makamını tutmakta dinsel ve siyasal yarar ve zorunluk bulunduğu sanısında olan birtakım kişiler, bilginize sunduğum kararların alındığı son dakikalarda halifelik görevini üzerime almamı önerdiler.

Bu gibilere hemen, gereken olumsuz yanıtı vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da bilginize sunayım. Büyük Millet Meclisi halifeliği kaldırdığı sırada, Antalya Milletvekili, din bilginlerinden Rasih efendi, Kızılay adına Hindistan'da bulunan bir kurulun başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi, Mısır'a uğrayarak Ankara'ya döndü. Benden görüşme isteyerek şunları anlattı: Gezdiği ülkelerdeki Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş. Müslümanların yetkili kurulları bana bu dileği bildirmek için Rasih efendi'yi vekil etmişler. Rasih Efendi'ye verdiğim yanıtta, İslamların bana olan güven ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki: ''Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan uyrukların bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o uyrukların başındaki kişiler bunu kabul eder mi? Halifenin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecek midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan kuruntudan (1) bir niteliği takınmak gülünç olmaz mı?''

Baylar, açık ve kesin söylemeliyim ki, Müslüman halkı bir halife heyulası ile uğraştırma ve kandırmaca çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye'nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilgisizlik ve aymazlık belirtisi olabilir.

Rauf Bey'lerin, Vehip Paşa'ların, Çerkez Ethem ve Reşit'lerin, bütün Yüzelliliklerin, kaldırılmış halife ve padişah soyundan olanların, bütün Türkiye düşmanlarının el ele verip bize karşı ateşli olarak çalışıp uğraşmaları, din çabası ile midir? Sınırlarımıza bitişik yerlerde yuvalanarak, hâlâ Türkiye'yi yok etmek için Kutsal Ayaklanma adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışmaların amaçları gerçekten kutsal mıdır? Buna inanmak için gerçekten bilisiz ve aymaz olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk ulusunu bu kerteye düşmüş saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan arılığından yaratılış inceliğinden alçakça ve canavarca (1) amaçlar için yararlanmayı sürdürmek, artık o denli kolay olmayacaktır. Saygısızlığın da bir ölçüsü vardır.

Şimdi saygıdeğer baylar, isterseniz size büyük bir komplo üzerine bilgi vereyim.

1924 yılı Ekimi'nin yirmi altıncı günü, geç vakit Birinci Ordu müfettişinin, görevinden çekildiğini bana bildirdiler. Müfettiş Paşa'nın Genelkurmay Başkanlığı'na verdiği çekilme dilekçesi şudur:

 

Genelkurmay Başkanlığı'na

Bir yıllık ordu müfettişliğim sırasında, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların, gerekse ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntüm ve kaygım çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak daha çok vicdan rahatlığı ile yapacağıma tam inancım olduğu için, ordu müfettişliğinden çekildiğimi bilgilerinize sunarım efendim.

Milli Savunma Bakanlığı'na da yazılmıştır. 26 Ekim 1924

Kâzım Karabekir

 

Bu çekilme yazısının altında renkli kalemle şunları yazılıdır: ''Çekilmesini uygun bulmadığımı bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın milletvekilliği görevine döneceğini bildirdi.'' Bu satırların altında imza yoktur; ama Genelkurmay başkanının yazdığı anlaşılıyor. Daha aşağıda da kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır: ''Gelen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri üzerinde neler yapılmış ve hangi maddeleri yapılmamış; onları da dosyalarıyla göreyim.'' Bu notların altındaki tarih 28 Ekim'dir.

Baylar, Kâzım Karabekir Paşa'nın raporları ve tasarıları Genelkurmay'da ilgili bölümlerce incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek kısımları dikkate alınmış ve uygulanmış idi. Ancak, uygulanması devletin gücü dışında bulunan, ya da bilimsel bir değeri olmayıp kendi kuruntularına dayanan önerileri elbette dikkate alınmamıştı. Kâzım Karabekir Paşa'ya raporlar ve tasarılarından dolayı bir beğence (1) verilmesi de gerekli görülmemişti.

30 Ekim günü de, İkinci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa'nın Konya'dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğinde Çankaya'ya çağırdım. Geç vakte değin bekledimse de, Paşa gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa'yı Ankara'ya gelişinde Rauf Bey karşılamış. Fuat Paşa Milli Savunma Bakanlığı'na uğradıktan ve kimi arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı'na gitmiş; bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş, çıkarken de Fevzi Paşa'nın emir subayına şu kâğıdı bırakmış:

 

 

30.10.1924

 

Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katı'na

Milletvekilliği görevime başlayacağımdan İkinci Ordu Müfettişliği görevinden bağışlanmamı saygı ile dilerim efendim.

Ankara Milletvekili

Ali Fuat

 

Baylar, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığı'na bildirmiş olan Refet Paşa'nın da çekilme yazısını Rauf Bey'in geri aldırdığını öğrenmiştim.

Dumlupınar'da yapılan törenden sonra Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında bir buçuk ay süren bir gezi sonunda, Ekim'in 18'inci günü Ankara'ya dönmüştüm. Birçok milletvekili arkadaş ve başkaları beni karşılamışlardı. Karşılayanlar arasında, Ankara'da buluan Rauf ve Adnan beyleri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle davranışlarını beklemiyordum.

Baylar, bir komplo karşısında bulunduğumuzda hiç duraksamadım.

 

1612 kez okundu
28.10.2019

Yorumlar